<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904</id><updated>2011-04-21T13:20:05.037-07:00</updated><title type='text'>Düzey</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>16</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-115945438715334797</id><published>2006-09-28T07:39:00.000-07:00</published><updated>2006-09-28T07:39:47.283-07:00</updated><title type='text'>Kaplumbağa Salatası</title><content type='html'>köyün en hızlı kaplumbağasını belirleyebilmek için bütün kendine güvenen kaplumbağalar ve sadece izlemek için gelen çeşitli kaplumbağaların hepsi köyün meydanında toplanmıştı. ve yarış başladı. hepsi var gücüyle koşuyor, yarışı birinci bitirmek için çabalıyordu. ancak bir tanesi vardı ki yarış başladığında beri bir tek adım bile atmamıştı. sadece öyle duruyordu. köyün ileri gelen yaşlılarından ve yarışmanın da düzenleyicisi olan Osman Kaplumbağa Dede bu tembel yaratığa doğru yaklaştı. Tiksinerek ona baktı ve sordu. Oğlum neden koşmuyorsun. Yüzündeki tükürükleri cebinden çıkardığı bir bezle temizleyen Cevat hemen cevap verdi. Çünkü önümde duruyorsunuz ve pisti göremiyorum. Hatasını farkeden Osman salağı Cevat'ın önünden çekilmeye karar verdi. Ancak o çekilene kadar yarış bitti. Birinci ikinci ve üçüncü gelenler bizi ilgilendirmiyo. Sonuncu olan Cevat'tı. Ve ceza olarak onun salatası yapılacaktı. Osman Dede ateşi hazırlamaya başlamıştı bile...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-115945438715334797?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/115945438715334797/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=115945438715334797' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/115945438715334797'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/115945438715334797'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2006/09/kaplumbaa-salatas_28.html' title='Kaplumbağa Salatası'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112651789400356487</id><published>2005-09-12T02:31:00.000-07:00</published><updated>2005-09-12T02:57:34.606-07:00</updated><title type='text'>Half – Life of an Apple Wolf</title><content type='html'>Kar yağdığı zaman sıkça sorulan , karı sever misin , sorusundan bile bıktırıcı olmayı başaran ve artık anaokuluna giden çocukların bile midesini bulandıran iğrenç ,basitlik timsali ,tiksindirici soru-cevap şeklinde bir espri vardır.&lt;br /&gt;Elmanın içinden bir kurt çıkmasından daha kötü ne olabilir? ( Hiçbir şey böyle salakça bir soruya maruz kalmaktan daha kötü olamaz! ) Yarım bir kurt.&lt;br /&gt;Ardından alışılmış final. Soruyu soran kişi taklalar atarak ve ‘Oh çorabım oh’ diye bağırarak , sol elini sağ kulağının arkasına , sağ elini de sol ayak başparmağının üzerine koyarak uzaklaşır. Aynı zamanda bolca sırıtmayı da ihmal etmez. Soru sorulan kişi ise , yaklaşık 10 dakika olduğu yerde anlamsız anlamsız durur. Daha sonra bir tavuk gibi toprağı eşelemeye başlar.&lt;br /&gt;Gece yarısı uyanıyorsunuz , kollarınızda birisi var. Tanımadığınız bir insan! Bundan daha kötü ne olabilir? Kollarınızda yarım bir insanın olması!&lt;br /&gt;Peki elmada yarım bir kurt bulunmasından daha kötü ne olabilir? Hiç kurt bulunmaması...&lt;br /&gt;Daha da kötüsü ne olur? Herhalde elmanın da yarım olması. Bu , bizi iflasa kadar sürükler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü konuklarımız elma yemeyi çok seven Keren ve bir elma kurdu olarak hayatını kazanan Kemil. Onların da yardımıyla , bu bilmecenin cevabını, derinliğini ve anlamını arayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_Öncelikle sana soruyorum Keren , elma yemeyi çok seviyormuşsun. Hiç elma yerken içinden kurt çıktı mı?&lt;br /&gt;_Benim değil de , elmanın içinden kurt çıktığı çok oldu. Ama şu ana kadar hiç yarım kurt vakası ile karşılaşmadım. Bu konuda çok şanslı olduğumu düşünüyorum ancak sanırım deneyimli olmamın da etkisi var.&lt;br /&gt;_Peki sen Kemil.?&lt;br /&gt;_Soru ne?&lt;br /&gt;_Sen elma yer misin?&lt;br /&gt;_Ben elma kurduyum , sabah akşam elma yerim.&lt;br /&gt;_Sana geçelim Keren. Sen Kemil’i daha önceden görmüş müydün?&lt;br /&gt;_Hayır... Daha önceden Kemil’le hiç karşılaşmamıştım. İlk kez stüdyoda gördüm. Çok hoş birisi...&lt;br /&gt;_...&lt;br /&gt;_Kemil daha önceden karşılaştığım kurtlara benzemiyor. Nasıl desem , çok gururlu bir kurt. Çok da kibar.&lt;br /&gt;_Neyse, şunu sormak istiyorum ben şimdi. Bir elma yerken, neden içinden kurt çıkar?&lt;br /&gt;_Bana mı soruyosunuz?&lt;br /&gt;_Kemil’e soruyorum.&lt;br /&gt;_Bizler elma kurduyuz. Elmanın içinde yaşarız. Onları yeriz. Eğer bir başkası da bizimle aynı elmayı yemeye kalkarsa onları korkutmak için karşılarına dikiliriz.&lt;br /&gt;_Dikiliyorsunuz , anladım... Peki bazen yarım olarak çıktığınız da doğru mu?&lt;br /&gt;_Ben bu soruyu cevaplamak istemiyorum!&lt;br /&gt;_Peki sen Keren , hiç yarım kurt gördün mü?&lt;br /&gt;_Ben hiç yarım kurt yemedim. Ama diğer yarısını yiyen arkadaşı tanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elmanın yarısı gibi kurdun da yarısı vardır. İki tane yarım kurt bir tam kurt eder. Öyleyse birbirimizi kandırmayalım artık. Neredeyse bu yarım kurtlar bulalım ortaya dökelim. Hepsini karıştırıp çorba yapalım. Artık herkes istediği kadar kurt yesin. Yarım kurt yemekten hala bıkmadınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keren ve Kemil arkadaşlara teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önce elma yerken içinden kurt çıktı. Ama yazıya devam edemeyecek kadar da uykum geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek bir öyküdür. Ancak isimler biraz değiştirilmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112651789400356487?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112651789400356487/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112651789400356487' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112651789400356487'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112651789400356487'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/09/half-life-of-apple-wolf.html' title='Half – Life of an Apple Wolf'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112601545840237710</id><published>2005-09-06T06:47:00.000-07:00</published><updated>2005-09-06T07:04:18.410-07:00</updated><title type='text'>Just a Dream Kandırmacası</title><content type='html'>Just a dreami sadece Rem isimli müzik grubunun Losing My Religion şarkısından duyduysanız bu yazıyı okumazsanız da bir şey kaybetmezsiniz. Ama eğer bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığınızda, bir çıkmaza girdiğinizi hissettiğinizde veya hoş olmayan bir durumla yüzleşmek zorunda kaldığınızda hoyratça kullandığınız bir deyimse just a dream... Gece vakti ıssız bir sokakta yürüyorsunuz, karşınıza bir köpek çıktı. Just a dream. Çok önemli bir sınava gireceksiniz, ve hiç çalışmamışsınız, büyük ihtimalle sınavınız kötü geçecek. Just a dream. Dışarı çıkacaksınız, çorap giymeniz gerekiyor. Ancak sevdiğiniz çoraplar saklandıkları yerden çıkmak istemiyorlar. Just a dream.&lt;br /&gt;Just ingilizce bir kelimedir. Anlamı sadecedir. A, bir anlamına gelir. Dream ise rüya. Just a dream, sadece bir rüya demektir.&lt;br /&gt;Bu satırlardan itibaren sadece bir rüya dediğimde just a dreami kastediyor olacağım. (ana dilimize olan saygımdan ve English özentisi olanları sevmediğim için)&lt;br /&gt;İnsanların yukarıda belirttiğim durumlarda , sadece bir rüya şeklinde tanımladıkları nesne , hayattan başka bir şey değildir. Yani insanlar , hayatın bir rüya olduğunu düşünerek kendilerini rahatlatırlar. Ve yüzleşmek zorunda kaldıkları nesnenin, kendisiyle mücadele etmek yerine, gerçekliği ile uğraşırlar. Hayatın bir rüya olmadığını kendilerine ispat edebilecek hiçbir kimse olmadığı için bu çabalarının başarısızlıkla sonuçlanma gibi bir olasılık da yoktur. Kazanırlar. Her defasında kazanırlar. Karşılaşmak istemedikleri nesne gözden kaybolur. Eğer gözlerinizi kapatırsanız etrafınızdaki herşeyi yok etme gücüne sahip olursunuz. Eğer hareketsiz durursanız dünya sizin etrafınızda dönebilir. Eğer dünyanın yuvarlak olmadığını düşünürseniz, dünya gerçekten yuvarlak değildir. Eğer kendinizi dünyanın en güzel kızı , en çekici erkeği, en yeşil kedisi, en zeki domatesi olarak düşünürseniz , gerçekten de öyle olursunuz. Eğer dünyanın var olmadığını düşünürseniz dünya gerçekten yoktur. Ancak gözlerinizi açmazsanız bir direğe ya da ağaca ya da gözleri kapalı olan başka bir insana çarpabilirsiniz. Gözlerinizi kapatmak sadece durduğunuz zamanlarda tehlikesizdir. Öyle zamanlarda bile tramvayın altında kalmak gibi bir risk bulunmaktadır. Bu yüzdendir ki , yataklarımızın üzerinden demir yolu gemez. Ve uyurken bakkala gitmek , para çekmek , ya da sahilde yürüyüş yapmak gibi alışkanlıklarımız olanlar parmakla gösterilecek kadar azdır.&lt;br /&gt;Benim düşünceme göre , insanların yukarının yukarısında belirtilen durumlarda Sadece Bir Rüya diyerek kendilerini rahatlamaları çok büyük bir hatadır. Rüya denilen şey (dream) asla başına sadece (just) getirilerek değerlendirilmemelidir. Bir rüya çoğunlukla gerçekten daha karmaşıktır daha doyurucudur daha anlamlıdır ve daha güzeldir. Öyleyse gerçek denilen bu sığ bu anlamsız bu sıradan şeyden kaçmak adına nasıl olur da bu kadar muazzam bir şeyin ardına gizlenilir.&lt;br /&gt;Ayrıca hayatın sadece bir rüya olduğunu söylemek bir anlamda hiç bir şey söylememek demektir. Çünkü bu gereğinden güçlü ve bütünü kapsayan cümle o kadar çok kavramı etkiler ki , o kadar çok dengeleri bozar ki , artık gerçek ve rüyanın arasındaki sınır yok olur. Eğer bütün hayata bir rüya diyecek olursak bu durumda rüya kelimesinin anlamı değişmiş ve eski dilde gerçek dediğimiz kelimenin yerini almış olur. Böyle bir durumda da uyuduğumuzda gördüğümüz bu bilinçaltı bastırılmış isyanlarına da gerçek dememiz gerekir ki , bu da iki kelimenin anlamlarını takas etmesinden başka bir getiri sağlamaz. Özetlemek gerekirse , eğer bütün hayat rüya ise , rüya gerçeğin ta kendisi olur. Çünkü gerçek dediğimiz şey bütünlüktür. Rüyayı gerçekten ayıran şey bütünlüğün olmayışıdır. Eğer her gece aynı rüyayı görüyor olsaydık (bkz. Ms 2150 ) o durumda ya kafayı yerdik, ya da daha fazla kahve tüketirdik. Bütünlüğü olan bir rüya gerçekten ayırt edilemez. Bir rüyanın gerçek olmadığını , rüya olduğunu anlamamız bütünlüğün bozulduğu anlardır. Mesela eğer asansöre bindiğinizde içerdeki yeşil bir yaratık size kibarca ben Marsa çıkıyorum ya siz derse ya da sıradan bir kaplumbağa kabuğunu kiraya verirse bütünlük bozulmuştur, rüya başlamıştır. Alice' in en büyük sakatlığı saatine bakıp hızlı hızlı koşan, kendi kendine konuşan beyaz tavşanı gördüğünde bütünlüğün bozulduğunu farketmeyişidir. Benzer şekilde sıkıcı hayatlarımızda bütünlüğün bozulduğu anları rüya gibi tanımlarız. Örneğin vapurla yolculuk ederken martılarla birlikte penguenlerin ve develerin bize eşlik ettiklerini, havaya attığımız zavallı simit lokmalarını kapmak için birbirlerine girdiklerini görürsek bu gerçekten çok gariptir. Böyle birşeyin sadece rüyalara özgü olduğunu düşünür ve seyahatimizi rüya gibiydi şeklinde tanımlarız... Benzer şekilde bir anda çevremizdeki insanlarının ellerinin yerinde birer ayak olduğunu farkedersek bu da bütünlüğün bozulmasıdır , aynı zamanda ürkütücü olabilir.&lt;br /&gt;Öyleyse bir rüyanın her zaman gerçekten daha karmaşık olduğunu kabul etmemiz gerekir. Karmaşık olan şeyler basit olan şeylerden daha zordur. Zor olan şeyler ise kolay olan şeylerden daha fazla sıkıntı verir. Öyleyse zorda kaldığımızda hayata, sadece bir rüya demek neden?&lt;br /&gt;Hiç rüyanızda aptal aptal dolaştığınızı , karnınızı doyurduğunuzu , otobüs beklediğinizi gördünüz mü? Rüyalar olmasa insan ne uçabilirdi ne de büyük bir farenin üzerinde kazak örebilirdi. Öyleyse bir rüya her zaman daha karmaşık olduğu kadar daha güzeldir daha üstündür de.&lt;br /&gt;Mesela bir aslan , bir kediden daha üstündür (korkunçluk anlamında). Öyleyse ilk örneğimize geri dönersek , karşımıza bir kedi çıktığında , aman ne korkucam sadece bir aslan dersek ne kadar salak durumuna düşmüş oluruz , değil mi ? İşte hayat için de sadece bir rüya dediğimizde aynı salaklığı yaşarız.&lt;br /&gt;Bundan sonra sizlerden tek isteğim , zorda kaldığınızda , sadece bir rüya demektense , sonuçta gerçek , rüya değil ya demenizdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112601545840237710?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112601545840237710/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112601545840237710' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601545840237710'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601545840237710'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/09/just-dream-kandrmacas.html' title='Just a Dream Kandırmacası'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112601433222249894</id><published>2005-09-06T06:44:00.000-07:00</published><updated>2005-09-06T06:45:32.226-07:00</updated><title type='text'>Ziyaretten Müstakil</title><content type='html'>‘In order to define your hazine , you must first hazine your define.’&lt;br /&gt;Ardem Temelanaliz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardem gerçekten parodik bir karakterdir. Geçmişten gelen bir mürfezeye benzer... Ama bilmediği de yoktur , manzuma susamış bülbül misali- gülü ispiyonlayan da odur...&lt;br /&gt;Ancak herşeye rağmen Ardem’in herkesin bildiği gizli bir hastalığı vardır. Tıp dilinde ‘Numdorin Gatarine’ olan Ardem’in hastalığına halk dilinde biz kısaca ‘kıssa kemıl’ diyoruz...&lt;br /&gt;Biz bu gün zavallı ardem’i ve hastalığını konuşacağız , tabiri caizse iki yudum katedral içeceğiz Ardemin yaşamından... Hazır mısınız?&lt;br /&gt;Ardem soğuk savaş döneminde buzlu çay köyünde dünyaya geldi. Doğduğunda normal bir çocuk gibi görünüyordu. Ancak dikkatli bakanlar onun diğerlerinde kıssa olduğunu anlamakta zorlanmadılar. Nüfus memuru onun ne çanlar çalacağını gördüğü gibi anladı mesela, zaten ismi gibi çok yaşasın dedi. Onun erdemsiz bir adam olduğunu söyleyenler hatta arsız olduğundan şüphelenenler çıkmadı değil. İlk ve ortaçağını Buzlu Çay Köyünde bitiren Ardem , özellikle Edebiyat dersindeki üstün başarısızlığı yüzünden dönemin önde gelen tanklarından 0-100 km 5 s ‘ın dikkatini çekti. Okuldan atıldı ve Orduya alındı. Oradan Samsun’a geldi, orada bir süre 216 olarak çalıştı. Ancak aklında hep Kıssa Kemıl vardı. Bir gün bir arkadaşı ile satranç oynarken file binip kaçtı, bir daha da kendisinden haber alamanımadı.&lt;br /&gt;Bu kıssa acıklı hayatı kısaca tanıdıktan sonra şimdi Ardem’i diğer insanlardan ayıran en büyük özelliğini Kıssa’lığını kısaca perdeleyelim.&lt;br /&gt;Öncelikle bu hastalığın bütün diğer hastalıklardan yaşam formlarından gezegenlerden imla hatalarından zivagotlardan ya da her türlü anlamsız kelimeden daha kötü bir hastalık hatta haftalık olduğunu söyleyerek işe başlayalım. Ardem’in hastalığı bu kadar boktan bu kadar çoktan seçmeli olmasına rağmen anlatılması gerçekten güçtür. Bu hastalık bir yönüyle milyonda bir görünen YTL hastalığına benzer. Ancak inanılması güç ancak, bu hastalığa Ardem’den başka yakalanan olmamıştır. Kaçmayı başaramayanlar verimli döller veremeyecek durumdaymış. Murattiye uğramış gibi yaşama şansları oldukça azdı. Azmadan duran bir tek Ardem’di ve nasıl bir ihtarustur ki tek yaşayan da o oldu. Ardem hayatı boyunca bir filtre gibi yaşadı bu hastalık yüzünden ama yine de diğerleri gibi duman olmadı.&lt;br /&gt;Bu hastalık olmasaydı Ardem ne olurdu diye sorabiliyor muyuz kendimize? Ben bundan yaklaşık 3 yıl önce muharrep bir umutsuzluk anında, bir çıkpran anında bu soruyu sorma cesaretini gösterdiğimi hatırlarım. Gazetedeki köşemde bu soruyu sorduğumda , Ardem’den ve Kant’tan başta olmak üzere öyle acayip mektuplar aldım ki , çok büyük bir hata yaptığımı anladım. Verilen cevapları çok iyi hatırlamasam da , büyük bir ihtimalle iyi şeyler yazmıyordu. Ancak hiç unutmadığım bir cümle var ki, Ardem , eğer kıssa kemil olmasaydı , yaşayamayacağını söylemişti yanılmıyorsam.&lt;br /&gt;Artık bugün tıp bilim ve mülüm geliştiğine göre Orta Çağ düşüncesinden çıkmamız gerekir. Ben üç yıl önce korkuyordum ama artık korkmuyorum ve cesurum. O yüzden hatta cüretkarım. Öyle soruyorum, cevap almasam da korkmuyorum. Ardem Kısa Kemil olmasaydı ne olurdu?&lt;br /&gt;Araya biraz cuvukluk gibi biraz labukluk gibi olucak ama kısa kemil yoksa uzun 2000 içerdin.. Bu ne lan y2k sendromu mu yoksa down sendraomu mU? Neyse bir sinirlenmeden , hiddetlenmeden, öfkelenmeden, tekrar etmeden kaldığımız yerden , tam burdan devam edelim. Bütün vahşetimizi yüzümüze yerleştirip Cextprom... Belki son cümlemiz biraz ağur oldu ama Sardem olmasa kıssa kemil olmasa Zeynağ Kamil olmasa böyle sorularla uğraşmak insanı tatuka yapıyor. TAB iri caizse Kıssa’dan Hisse aldım.. Tıpkı Hisse senetleri batan bir gemi gibi ben de balığa çıktım.&lt;br /&gt;Atha hatta ekmek teknesi batan bir denizdeki martılar gibi sevindim.&lt;br /&gt;Çünkü ben bu kıssa filmin son8unu gördüm. Elim çarptı ben de beğendim. Çünkü ben Ardem’i anlamaya çalışırken kendim de kısaldım.&lt;br /&gt;Belki de tam tersi oldu, yani ben kısalırken Ardem’i anlamak gerekir diye düşündüm. Ama hiç bir şey farketmez , her durumda Ardem’in sorununu anlamış durumdayım.&lt;br /&gt;Ardem beyninde oluşan bir sorun yüzünden gotera muyandır aleni erde rute bilekur. Bütün hayatını buna adadı Ardem. Örneğin ismi , onun ismi de hepimiz gibi Erdem, Arda, ya da incir olabilirdi ancak ona böyle cliche yakışmazdı , o en başta da söylediğimiz gibi paradik karnı toktu böyle şeylere. O bir Antique ydı.&lt;br /&gt;(Ardem Temelanaliz 23 Eylül 1955 Zürriyet Gazetesindeki Köşe Yazısı )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;50 yıl sonra...&lt;br /&gt;Yukardaki yazıyı ben de sizler gibi gazetede okumuştum. Saygıdeğer Rahmetli Gazeteci Yazar ve Nöroloji uzmanı Ardem Temelanaliz’i saygıyla anıyorum, huzur içinde yatsın.&lt;br /&gt;Hepinizin bildiği gibi Ardem Bey’i akciğer kanserinden kaybettik. Ölümünün üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen arkasında bıraktığı sırlar halen çözülmemiş durumda. Örneğin yukardaki gördüğünüz otobiyografisinde niçin kendisinden başka bir insan gibi bahsediyordu?&lt;br /&gt;Satranç tahtasındaki file binerek kaçmasının nedeni neydi ve nereye kaçtı? Kendisine neden bir antika diyor ve buna benzer bir sürü soru...&lt;br /&gt;Yukardaki yazıyı okurken gözyaşlarımı tutamadım. Kendi hastalığına yaklaşımı beni çok düşündürdü. Bir insanın kendi öz benliğindeki varoluş sıkıntısıyla mutlak hiçliğini gözlemledim bu satırlarda. Sanki kepenkleri kapanmış bir pasajda açık bir dükkan gibi Ardem Bey’in gözleri , tabi ki ruhunun gözlerinden bahsediyorum. Beni duygulandıran diğer bir şey ise nasıl bir kafası bu kadar karışık bir haldeyken , sanki gugulda aranan bir motor gibi çalışması. Daha iyi bir ifadeyle , karabatakları göç ederken tasvir ediyor Ardem Temelanaliz bir romanında ancak kaza olunca karakutularına bakmayı nedense aklına getiremiyor. Ardem Beyi tanımlamak için bir tek kelime kullanmam gerekse Bohateri derdim ben.&lt;br /&gt;Ardem Temelanaliz'in Hayatı ve Bütün Eserleri Kitabından&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan: Winston Churchil (super light)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112601433222249894?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112601433222249894/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112601433222249894' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601433222249894'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601433222249894'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/09/ziyaretten-mstakil.html' title='Ziyaretten Müstakil'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112601423199378460</id><published>2005-09-06T06:43:00.001-07:00</published><updated>2005-09-12T03:24:19.630-07:00</updated><title type='text'>Truman vs. Semra Hanım</title><content type='html'>Sevdiklerinize CD kopyalayın, eğer sizin CD’niz bozulursa onlardakinitekrar kopyalarsınız.&lt;br /&gt;Tevrat,Tekvin,17-18&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu günkü yazımız Truman Show, Kardan Adam Cinayeti ve Katır Şanrıadlı garip bir insan hakkında olacak.Truman Show’la ilgili güzellemelerle başlayalım.Hepimiz zamanzaman ‘Dünya ne kadar da küçük!’ diyoruz değil mi? Ancak tam o andabir arkadaşımız elinde biralarla geliyor ve bizim gerçeğe ulaşmamızıengelliyor! Eğer bu örnekten tatmin olmadıysanız bir de şu örneğebakın! Sizin de mutlaka ‘şu kitabı mutlaka okumalısın!, şu filmimutlaka izlemelisin!..’ şeklinde öneriler yapan arkadaşlarımızvardır. Kendinize hiç Neden diye sordunuz mu? Yeri gelmişken şunu dasöyleyelim ,halk dilinde bu tarz reklamlara ‘imbeddid reklam’ denir.Bildiğiniz gibi 3-5 gündür ıstanbul kara teslim. Böyle havalardapekçok şeye dikkat etmemiz gerekir. Mesela ellerimiz cebimizdeyürümemeliyiz. Eğer yürürsek bile burnumuzu silerken ellerimizicebimizden çıkarmalıyız. Eğer çok zorda kalmadıysak dışarı çıkmamalı,çıkarsak da mutlaka yanımızda zincir bulundurmalıyız. Ama hepsindenönemlisi BEYAZ giymemeLİyiz!!!Dünya gerçekten küçük... Dünya bir dekor... Pekala, biz neden bununfarkına varamıyoruz. Çünkü varabilecek materyallere sahip değiliz.Olsaydık ne olurdu ki sanki, şimdiye kadar olanlara ne oldu ise o!Mesela Şekspir, dünya bir sahne, insanlar da oyuncular dedi. Sonrakomser oldu. Pisagor 3-4-5 dedi adamı denize attılar.Eğer ille de beyaz giyinmek zorunda iseniz yanınıza mutlaka amamutlaka renkli bir şeyler alın. Mesela bir biber. Çünkü yeşilkaranlıkta dikkat çeker. Bir domates de olabilir, yeşil tabi. Ancaksakın ama sakın havuç almayın.Güneş sisteminin dışında (tabi bize öğretilen bu) bizim hayatlarımızreyting rekorları kırıyor. İnsanlar (tabi yine bize öğretilen bu)bizimle yatıyor bizimle kalkıyor. Bizim üzerimizden bahisler dönüyor.İçimizden birisi gerçeğe sorgulamaya başlarsa üzerinde fırtınalarkopuyor. Ama biz buna beyin diyoruz.Bugün istanbul’un göbeğinde vahşice bir cinayet işlendi. Canı anidenhavuç çeken Ardem Temelanaliz(24) isimli bir vatandaş, aceleylesokağa çıkarken gafletle üzerine en beyaz kıyafetlerini giydi.Marketten aldığı havuçları yemek için eve gitmeyi bekleyemeyen A.T. ,bu hatasını hayatıyla ödeyecekti.1999, filmciler varoluşçular ve siberpankçılar için çok büyük biryıldı.Elleri cepte (3. büyük hatası) havuç yemeye çalışan A.T. ilk öncemahallenin önde gelen yaramazları Y.C.,U.N.,I.L.,V.B,vb tarafındankar yağmuruna tutuldu. Daha sonra mahallenin esnafı da olaya karıştıve A.T.’yi bir anda bok çuvalına çevirdiler. Daha sonra mahalleninkasabı H.J. olayı soğukkanlılıkla anlatırken, ‘Biz onu kardan adamsanmıştık’ demekten kendini alamadı.Fight Club, Matrix, 13th Floor, Existens, ve Truman Show bu yıl çıkanfilmlerdi.Bu arada Katır Şanrı’dan bahsedecek zaman kalmadı. Kısaca bahsetmekgerekirse Katır Şanrı , Karış Tıran olup, harfleri sözcükleriöyküleri karıştırmaya yarar. Bu öyküde Katır Şanlı ben oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derleyen ve yayına hazırlayan: Semra Hanım&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112601423199378460?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112601423199378460/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112601423199378460' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601423199378460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601423199378460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/09/truman-vs-semra-hanm.html' title='Truman vs. Semra Hanım'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112601427542321080</id><published>2005-09-06T06:43:00.000-07:00</published><updated>2005-09-06T06:44:35.426-07:00</updated><title type='text'>Writing the Sound</title><content type='html'>5 tane duyu organımız vardır. Bunlar kulak burun göz dil ve deridir.Hepsi başka başkadır. Göz görür, kulak duyar burun koklar deridokunur. Ancak malzemeler de farklıdır: Göz imgeleri görür, kulakmüziği duyar, burun kokuyu koklar. Öyleyse hepsini görmek olaraktanımlayabiliriz. Şöyle ki göz renkleri , kulak sesleri , burunkokuları görür. Buraya kadar herşey güzel, çoğumuzun bildiği şeyler.Pekala , yazmak. Yazmak bu beşinden farklı mıdır? Yoksa onlardan biriya da birkaçı mıdır? Bir cismin görüntüsü yazılabilir, biz bunatasvir diyoruz.‘uzun boylu yeşil kulaklı sanki bataklıktan çıkan bir kurbağayabenziyordu’ cümlesi bir tasvir cümlesidir.‘öyle kötü kokuyordu ki , burnuma soğan sokulmuş gibi hissettim’Bu cümle tam bir tasvir cümlesi sayılmaz. Çünkü görüntü dışındakiözellikleri yazarak anlatmak zor bir şeydir. Görüntü dışındakişeyler, koku , ses ve sertlik, tat, sıcaklık gibi şeylerdir.Gerçekten de mesela sıcaklığı yazarak anlatmak hanideyse imkansızdır.Ancak şu kadar bu kadar gibi benzetmelere gidilir , tıpkı soğanörneğinde olduğu gibi ya da başka teknikler kullanılır.Biz bugün bu teknikleri konuşacağız. Özellikle üzerinde duracağımızkonu da Sesi yazmak yani Writing the Sound olacak. Öncelikle şunusöylemeliyim ki, müziği yazmak ve müziğe yazmak tamamen farklışeylerdir. Biz müziğe yazmakla ilgilenmeyeceğiz. Onu müzikeleştirmenleri ya da canı sıkılan insanlar yapabilir. Biz dahadüzeyli birşeyle,müziği yazmakla ilgileneceğiz.Kısa bir süre için tekrar bir kademe yukarı yani görüntü dışındakiduyu malzemelerine geri dönersek , bunların hiçbirinin yazıda kendinegösterememesini bir şanssızlık olarak değerlendirebiliriz. Örneğinbir kitapta olaylar, duygular, görüntüler ve kavramlar vardır. Ancakbir koku yoktur. ‘çorabım, lağıma düşmüş kedi çorabı gibi kokuyor’cümlesinde bir koku anlatılıyor ancak lağıma düşmüş kedi çorabınınnasıl koktuğunu bilmeyen birisi için bu tanımlama hiçbir şey ifadeetmez. Görüntü böyle değildir. ‘Kırk yıllık arkadaşım bir anda banabakkaldan ekmek alan bir panda gibi göründü.’ Cümlesinde kimsebakkaldan ekmek alan bir panda görmemiştir ancak burada yazarın nedemek istediği açıktır, dahası hepimiz arkadaşlarımızı zaman zamanböyle görürüz. Aynı şey tahmin edeceğiniz gibi ses için degeçerlidir. En ufak bir tın sesini bile tanımlamak oldukça zordur.Neyseki harflerin sesiyle bu durum kolaylaşır. Tın, tok, fışt gibidoğal sesler vardır. Ancak olay biraz karışınca , yani dıbıdıbıdıbıdooop falan olunca iş çığrından çıkar. Tıpkı koku örneğinde olduğugibi bunu yazabilmek için benzetmelere gerek duyarız, o durumda dabilen bilir bilmeyen bişey anlamaz. Görüntü de olduğu gibi yeni birses yaratma gücümüz ne yazık ki yoktur. Varsa vardır ses hafzalamızdayoksa yoktur.Şimdi biraz matematik yapalım. Bende bir müzik var, o müziği sanaulaştırmak istiyorum. Ancak ses yasak. Nota yasak. Tekyapabileceğimiz şey yazmak. Müzik bir sesses duyudur, yani göze vegörüntüsel duyulara hitap etmez. Dolayısıyla müziği birinci düzeydentanımlamak mümkün değildir. İkinci düzeye hatta mümkünse başkadüzeylere geçmek gerekmektedir. Şöyle ki , yazan kişi (matematikyapacağız demiştik) müziği yazmak yerine, müziğin kendisindeuyandırdıklarını yazarsa, okuyan kişi bunları alarak müziği algılamayolunda ilerleyebilir. Eğer yazan kişi düzeyli birisi ise ve müziğinkendisinde uyandırdıklarını yazmaktan daha iyisini yapabileceğineinanıyorsa, müziği alır, kendinde uyandırdıklarını da alır ve dahasonra kendinde uyandırdıklarını karşısındakinde uyandıracakgörüntüsel duyuları yazar. İşte buna Müziği Yazmak diyeceğiz.Mesela bu yazının ilk satırları ve son satırları ( şu ana kadar ki)arasındaki üslup farkı tam bir müziği yazmak örneği olup, merakedenler için ilk satırlar Mike Oldfield, son satırlar iseEmpyrium’dur.Şimdi olayı biraz daha abartarak, Prodigy’yi yazmaya çalışacağız hepbirlikte. Poison 95 eq.O kadar hızlı ki insan yazamıyor. Parmakları yoruluyor diyicem amayazmasına izin vermiyor ki. Daha doğrusu düşünmesine izin vermiyor.Ama yine de yazıyoruz işte bişeyler. Sen o kadar düzeyden bilmemneyden bahset sonra da gel buraya yok hızlı yok yavaş de. I got apoison I got a remedy. Rezil olduk.Neyse işte bi tane at varmış. Oldukça hızlı koşarmış. Yeşilçimenlerin üzerinde. Daha çok metal bir zemin üzerinde. Koşupduruyomuş işte. Nalları o kadar demirdenmiş ki , at at değil tankgibiymiş.---à Mike Oldfield, To France....Neyse, bir gün bu at artık çok yorulmuş. Durmaya karar vermiş ancak okadar çok uykusu varmış ki... Dursam mı yoksa uyusam mı diyedüşünürken birden uykuya dalmış. Hemen de rüya görmeye başlamış.Rüyasında nal ameliyatı olmuş, artık nalları demirden değil pamuktanyapılmış. Gözleri daha iyi görüyormuş. Nehirden su içerken görmüşkendisini. Nehrin mavisini , ali sami yen stadının yeşiliylebirleştirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziği yazmak çok boktan saçma utanç verici bir şey. Kimseye tavsiyeetmiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112601427542321080?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112601427542321080/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112601427542321080' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601427542321080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601427542321080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/09/writing-sound.html' title='Writing the Sound'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112601400737327935</id><published>2005-09-06T06:39:00.000-07:00</published><updated>2005-09-06T06:40:07.376-07:00</updated><title type='text'>Sosyal Fobi Üzerine</title><content type='html'>Sosyal fobiyi anlatmak suya yazmaya benzer. Tıpkı suya yazar gibi ,elleriniz ıslanır , çünkü terlerler. Aynı zamanda tıpkı suda olduğugibi , sosyal fobiyi yazıcam derken de boğulma tehlikeniz vardır. Birde, tıpkı suya yazarken olduğu gibi, sosyal fobiye yazarken deinsanların alaylı bakışlarına maruz kalabilirsiniz.Ancak , Nasreddin Hoca örneğinde olduğu gibi, biz yine de sosyal fobiüzerine yazmaya çalışıcaz. Bilmeyenler için hatırlatalım, ne demiştiüstad : ‘ Madem sosyal fobisin banane, hem neden bindiğin dalıkesiyorsun, öyleyse sanane, ama ya tutarsa deme , sanane dersem, demesen yine de... ‘ Yani biz bu işin üzerine gidicez, üstad gibi...Öncelikle her zaman olduğu gibi , sosyal fobinin tarihçesiylebaşlayalım. Sosyal fobi , ilk olarak 15. yüzyılda bir çorbanın içindegörülmüştür. Ama asıl yaygınlaştığı dönem 19. yüzyılın son çeyreğiile 20. yüzyılın ikindi çeyreğidir. Bu dönemde artan sanayileşme vehava kirliliği sonucunda , koalalar ve pandaların çiftleşmesi artıkimkansız bir hal almıştır. Aynı zamanda Viktorya Döneminde sıkçakullanılan korseler de Sosyal Fobinin hızına hız katmış, SF dünyayıtehdit eder bir hal almıştır. O dönemden sonra da bir türlüdurdurulamayan Sf, günümüze kadar artarak gelmiştir.Tarihçesine kısaca bir göz attığımız SF’nin biraz da fizyolojisiniyani belirtilerini inceleyelim. Sf, en kısa ifadeyle kalabalık içindeolma korkusudur. Şimdi de kısaca gördüğümüz kavramları dahaderinlemesine inceleyelim. Kalabalık, metrekare başına düşen insansayısı demektir. Korku ise gerginlik yani bir çeşit tansiyondur. YaniSf, metrekare başına düşen insan sayısının artmasından endişe etmekanlamına gelir.Şimdi de SF’nin, bir çok bilim adamının yapmaktan kaçındığı,nörolojik yani duygusal çözümlemesine bakalım. Tek kelimeyle,kırılgan ya da hassas denilebilir Sf’nin duyumsal özellikleri için.Ancak diğer tembel bilim adamlarına benzemeyip biz biraz çözümlemeyapalım. Sf görünmeyeni gören bir göz gibidir, ancak kendisinikimsenin görmesini istemez. Buna dayanamaz. Bu yüzden kırılgan doğrukelime olabilir. Hassas da doğru olabilirdi, çünkü gören odur. Hassasgörüyor, kırılgan ise görülmekten kaçıyor. Bu durumda da olan SF’yeoluyor. Çünkü görünmeden görmek , duymadan konuşmaya benzer. Konubütünlüğü sağlamakta zorlanırsınız. Böylelikle ortamdan kopar,konudan sapar, yolunuzu şaşırırsınız. Ve herşey daha da kötü olur.SF, 1902’de , yayımlanan , Tsunami Fransa’da isimli otobiyografikkitabında sıkıntılı geçen hayatını, özellikle son yıllarını geçirdiğiFransa’yı anlatmaktadır. ‘Ben Fransa’ya geldim. O da benibekliyormuş. Burada beni tanımayan yoktu. Belki biraz abarttım. Amatanıyanlar da vardı. Ben burayı çok sevdim. İki ekmek alabilir miyim’sayfa 87-88... Yukarıda alıntıladığım bölümde, Sf henüz Fransa’dayeni olduğu için , çatpat bir dil kullanmış ancak dikkatli birokuyucu yine de SF’nin dilinin gücünü sezinlemiş olacaktır.‘Ben oldukça iyiyim. Burada herşey çok güzel. Dün akşamdan beri 7kişiye daha hastalığımı bulaştırdım. Burası benim için cennet. Siz deburaya gelin. Hepinizi çok öpüyorum’ sayfa 155. Burada arkadaşlarınamektup atıyor. Onları da Fransaya çağırıyor. Çok güzel bir dili var.Kitabın en sonuna ekler eklemeyi unutmayan SF, bu eklerden birine ,Çözümüm 11 ismini vermişti. 11, uğurlu rakamıymış. Bu bölümü hiçmakaslamadan , olduğu gibi aktarıyorum. Daha sonra yeniden birlikteolucaz , anlayamadığınız yerlerin beraber üzerinden geçeriz...‘ÇÖZÜMÜM 1111 benim uğurlu rakamım. Aslında o bir rakam değil. Ama ben onarakam dedim. Sayı demek daha yerinde olurdu. Ben aslında bazen çokyanlış oluyorum. Ben burada ne arıyorum. Arkadaşlarıma yazdığımmektupta yalan söyledim. Burası cennet gibi değil. Burası benim içincehennem. Ben burayı hiç sevmiyorum. 11’i de sevmiyorum. Beni buradankurtarırsanız çözümü size veririm. Söz veriyorum. Ben buraya nasılgeldiğimi bile bilmiyorum. Ben bir hastalığım. Hayır , mecazi anlamdadeğil. Ben insan değilim. Nasıl oldu beni insanlaştırdınız. Birkitabın içine hapsettiniz beni. Beni kurtarın. Beni kurtarın. Çözüm11 nedir? Bir parola mı yoksa? Ben Fransa’da hiç mutlu değilim. GüneyAsya’ya gitmek istiyorum. Çocuklarım orada. Size yalvarıyorum..... ‘Çok güçlü bir dili var. Sf, kendi çözümünü oldukça açık bir dille,oldukça anlaşılır bir üslupla yazmış. Ondan da bu beklenirdi. Belkikafanızı karıştıran bir nokta şu olabilir. Ben Güney Asya’ya gitmekistiyorum, çocuklarım orada demiş. Bunun kafanızı karıştırabileceğinitahmin ettim. Bence burada SF, kitabının ismine bir gönderme yapıyor.Hani, (ne çabuk unuttunuz) Tsunami Fransa’da diyordu ya , üstad ,işte oradan Güney Asya’ya gitmek konusuna atlamiş olabilir. Belki debizim anlayamadığımız bir espri yapmıştır burada. Çünkü her günmilyonlarca yeni şifreleri çözülüyor SF’nin kitaplarının... Diğerkitaplarının isimlerini de veriyim, daha ileri okuma yapmak isteyenmeraklı okurlarımız için. Belli mi olur belki siz de şifreçözersiniz, sanmam ama...&lt;br /&gt;Makarna Çorbası (Yemek kitabı ,1895) ,&lt;br /&gt;Lemur Hayatım (3 Ciltlik evinde beslediği hayvanların biyografileri,1909),&lt;br /&gt;Ölümüm ve Yerebatışım (melankolik , 1911),&lt;br /&gt;Gaipten Sesler ve Renkler (sanat eleştirisi, 1914),&lt;br /&gt;Savaşmayın Sevişin (logistik, 1915),&lt;br /&gt;Son Sözlerim (Şiir kitabı, 1915)&lt;br /&gt;Best of SF (Compact Disk, 2005)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112601400737327935?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112601400737327935/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112601400737327935' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601400737327935'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601400737327935'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/09/sosyal-fobi-zerine.html' title='Sosyal Fobi Üzerine'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112601387290553335</id><published>2005-09-06T06:37:00.000-07:00</published><updated>2005-09-06T06:37:52.906-07:00</updated><title type='text'>Denemine Denem</title><content type='html'>Deneme denenmişse, bir de sen deneme...&lt;br /&gt;Deneme hiç denenmemişse, o zaman sen dene...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zinedine Zidan’ın ünlü bir sözüyle başladık yazımıza...&lt;br /&gt;Zidan’ın futbolcu kimliğini eleştirecek düzeyde değiliz ancak son zamanlarda Zidan’ın edebiyat dünyasında boy göstermesinden ben kişisel olarak son derece rahatsızım. Beckham’ın reklamlarda oynamasına bir dereceye kadar hak verebilirdik popüler olması yüzünden ve yakışıklı olması yüzünden. Ancak Madonna ile başlayan Vatan Şaşmaz’la devam eden Zidan’la ise herkesi şaşırtan bu ünlülerden kitap çıkarma, atasözü söyleme modası artık başa çıkılmaz bir hal aldı. Özellikle Zidan’ın bu son sözü, bardağı taşıran son hamle oldu.&lt;br /&gt;Zidan bu sözünde denenmemiş denemeleri denemeyi okuyucuya öğütlerken, denenmiş denemeleri denemekten cüzzamlıdan kaçar gibi kaçmasını emretmiştir. Belki biraz abartılı bir yorum oldu ancak Zidan’a da bu yakışır...&lt;br /&gt;Zidan verdiği bir basın toplantısında atasözünün yanlış, özellikle abartılı yorumlanarak kamuoyunda yanlış bir imaj bırakılmaya çalışıldığını belirtmiştir. Aslında söylemek istediğini şöyle anlatıyor. ‘Ben bu sözümde, denenmiş denemeleri denemeye devam etmeyi bok yemeye benzetiyorum. Bunun yerine meyve sebze, hatta havuç yiyebilirsiniz, bu da ancak denenmemiş denemeleri denemekle olur. Örneğin Montaigne neden bu kadar sağlıklı bir insan diye kendi kendinize hiç sordunuz mu? ‘ Zidan neden bilinmez denenmemiş denemeler konulu basın toplantısını böyle bir espri ile bitirdi. Ancak kimse gülmeyince biraz sinirlendiği de gözlerden kaçmadı...&lt;br /&gt;Bir de madalyonun diğer yüzü var her zamanki gibi... Nedved, Zidan’ın bu açıklamasından yaklaşık 20 dakika sonra apar topar düzenlediği bir basın toplantısında ‘Ben futbolcuların hele hele böyle Zindan gibi dünyaca ünlü futbolcuların sanki kazandıkları para yetmezmiş de ek iş yaparmış gibi felsefe ya da her ne boksa yapmalarına karşıyım!!!!!!!!!’... Salondan büyük bir uğultu koptu. Ünlemi kalmayan Nedved konuşmasına sertleşerek devam etti...&lt;br /&gt;‘Ayrıca denenmişleri deneme diyor bize üstad ancak sorarım kendisine, kalmış mı denenmemiş deneme?’ Bir anda büyük bir alkış tufanı koptu.. Arkalardaki kel bir muhabir de alkışlıyordu.. Sonradan kendisinin Zidan olduğu anlaşıldı... Nedved ise halinden çok memnundu.. Basın toplantısını kapatmadan, cebinden küçük bir top çıkardı. Şişirdi, kocaman bir futbol topu oldu.. Yere koydu.. Gerildi.. Ve otuz metreden kapıya gönderdi.. Flaşlar patladı.. Yine alkış koptu.. Zidanla Nedved sarıldılar ve ağladılar... Herşey tatlıya bağlandı yeniden...&lt;br /&gt;Bu sırada herkes David Beckham’dan gelecek talimatları bekliyorlardı. Çünkü son satırlarda yaşanan olaylar konunun akışını bozmuştu.. Daha ciddi bir yazı olarak başlanmış ve denenmiş denemeleri denemek caizmidir konulu denememiz tabiri caizse sapıttı...&lt;br /&gt;ve Beckham şu anda hatta...&lt;br /&gt;‘Fındık kapuğu doldurmayacak meselelerle beni uğraştırmayacaksınız değil mi? Son zamanlarda işlerim çok açıldı, sizinle uğraşamam.. Akşam televizyona ‘beckham neden penaltı kaçırıyor’ adlı programa katılıcam... Çabuk sorarsanız cevaplarım.. Denenmemiş deneme vardır bence.. Ama aramak gerekir.. Diğer konuya gelince , yani yazının son satırlarında yazının konudan sapmasına... Benim elimden bişey gelmez.. İstersen penaltı kullanıyım.. Atarsam elimden gelir, atamazsam gelmez.. Bak demek ki gelmiyormuş... Ayrıca herkes kendi işine baksın.. Ben genç kız hayranlarımla buluşucam... Sonra Ntv’de futbol öğretmem lazım.. çok çalışmam lazım çoook... hadi sana kolay gelsin..’&lt;br /&gt;Bomba etkisi yapan açıklamalarından sonra Beckham, karşıdan karşıya geçerken aşırı hız yaptığı gerekçesiyle fanatik bir trafik polisi tarafından vuruldu... Halen penaltı çekiştikleri gelen haberler arasında...&lt;br /&gt;Zidan’ın ünlü bir sözünü tartıştığımız yazımızın kötü gittiği, konudan saptığı malumunuz... Yazımızı eski günlerine yine Zidan’ın güzel bir sözüyle kavuşturacak olmamız ne hoş bir tesadüf... ‘Kararın neresinden dönülürse zardır.’&lt;br /&gt;Burada Zidan, zararın neresinden dönülürse kardır demek istemiş sanırım baskı hatası olmuş... Biz de bu sözü yazımızda kullanarak bundan sonra konudan sapmamaya çalışacak ve sizlere vaat ettiğimiz gibi denenmemiş denemeler üzerine bir deneme sunmaya devam edeceğiz...&lt;br /&gt;Bu konuya farklı yaklaşımlar var... At beyinli filozoflar bütün denemelerin denendiğini, denenmemiş bir deneme bulmanın imkansız olduğunu düşünürler. Ancak bunun kötü bir şey olmadığını, denenmiş denemelerle de güzel yeni denemeler yapılabileceğini düşünürler. Önde gelen temsilcileri Rui Costa, Henry gibi heriflerdir. Bir de kuş beyinli filozoflar vardır. Bunlar da denenmiş bir denemeyi tekrar denemeyi salakça hatta öküzce bir davranış olarak görürler.. Onlara göre imkansız diye bir şey yoktur. Ve eğer insan gerçekten ararsa denenmemiş bir deneme bulur, bulmalıdır, bulacaktır diye ısrar ederler.. İlk akla gelenler Adidas, Luis Figo gibi adamlardır....&lt;br /&gt;Yazımıza kısa bir ara verdik. Şu anda Zidan hattımızda... Buyrun Zidan Bey şu anda canlı yayındasınız...&lt;br /&gt;‘Oo merhaba.. Öncelikle şunu söylemek istiyorum.. Burdan tüm arkadaşlara , izmirde askerliğini yapmakta olan abim Fidan’a , Samsun’daki ablam Zarar Ziyan’a , çok sevdiğim arkadaşım , can yoldaşım Beckham’a selamlarımı yoluuyorum... Okan Bey size bir sorum olucak...’&lt;br /&gt;‘Zidan Bey, sanırım siz yanlış kişisiniz, ya da bizim yanlış kişi olduğumuzu sanıyosunuz...’&lt;br /&gt;Bu sorunu nasıl çözeriz yazar abi...&lt;br /&gt;Bana sormayın.. ben de anlamadım ne olduğunu.. Zidan’a son bir konuşma yaptırıp yazıyı bitiricektim, zaten canım sıkıldı.. Yok Okan mokan ne diyo ben de anlamadım...&lt;br /&gt;‘Alo Zidan.. İyi misin dostum? ‘&lt;br /&gt;‘iyiyim Poincare, seni gördüm daha iyi oldum.. takılıyorum.. ama bu son olsun. bir daha benim adımı böyle aptal yazılarda kullanma. sen de benim kadar iyi biliyosun ki, ben öyle bi söz söylemedim. yok denenmemişi deneymiş de bilmem neymiş. beni kızdırmaya ve benim adımı kullanmaya devam edersen, senden tazminat parası alırım bunu da bilmiş ol..’&lt;br /&gt;dıtt dıtt.. sanırım hatta bir kopma oldu.. Zidan’ı duydunuz.. siz karar verin.. o böyle bir söz söylemediğini söylüyor.. sizce de gerçekten söylemedi mi? yoksa söyledi de, biz onun bu söylediği sözü çürütünce söylemedim diyip işin içinden çıkmaya mı çalışıyor.. Teknik bir oyuncudur zidan, çalımlarıyla ünlüdür. sizi yolun ortasında bırakır..&lt;br /&gt;siz siz olun iş yapıcaksanız, zidanla yapmayın...&lt;br /&gt;bizimle çalışın...&lt;br /&gt;...beckham şirketler grubu...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112601387290553335?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112601387290553335/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112601387290553335' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601387290553335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601387290553335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/09/denemine-denem.html' title='Denemine Denem'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112601352620911719</id><published>2005-09-06T06:31:00.000-07:00</published><updated>2005-09-06T06:32:06.216-07:00</updated><title type='text'>Dedeme Dedem Deme</title><content type='html'>Osman Dede mahalleye yeni taşınmıştı. Taşınmayıp da ne yapsındı ki... Kedi desen onlarca, hatta lemur bile gören olmuştu ara sokakların birinde... Osman Dede yeni mahallesine taşındığı için çok mutluydu. Bilimsel çalışmalarına bu küçük mahallede sessizce devam edecek olmak onun için hayallerinin gerçek olması demekti. Osman Dede bir nükte fizikçisiydi ancak aç kaldığı bir dönemde köftecilik de yapmıştı.&lt;br /&gt;Osman Dede, yeni evinin sokak kapısından girmiş, eskimiş eve uzaktan bakarken işte bunları düşünüyordu.&lt;br /&gt;Osman Dede, bundan yaklaşık 40 sene önce , kedilerin portakal soyabilmesi için yaptığı mücadele ile tanınmıştı. Daha sonra kendi icadı olan bıçakla artık kediler portakalın yanında greyfurtun da kabuğunu soyabiliyorlardı. Bu buluşuyla Osman Dede’nin ünü yurt sınırlarını aşmıştı. Finlandiya’dan Osman Dede’ye maymunların sırtlarını kaşımaları ve köpeklerin sakal traşı olmaları için iki alet siparişi verildi. Daha sonra Manchester United’tan Osman Dede’ye üç yıllığına 25 milyon dolarlık teklif geldi. Bunun nedenini henüz kimse anlayabilmiş değildir. Manchester’lı yöneticiler bu konuda konuşma yapmaktan kaçınırken, Beckham bir konuşmasında Osman Dede’yi takıma çorap örmek için alacakları haberini yalanlamıştı.&lt;br /&gt;Bu tekfifler Osman Dede’nin ilgisini çekmiyordu. Onun tek bir amacı vardı o günlerde: yavru kedilerin patilerini emmesini önlemek için Kedi Emziği’ni icat etmek. Newton Dede (kendisine öyle demeyi severdi) bir sürü kitap okumuştu. Ama onu en çok etkileyen kitap lise yıllarında okuduğu Yeni Başlayanlar İçin Fizik 101 kitabı olmuştu. (siz de okumak isterseniz kitabın orijinal ismi Italian for Beginners) Çok yönlü bir bilim adamı olan Osman Dede, psikolojiden biyolojiye, patolojiden mançolojiye bütün bilimlerin adını biliyordu. Bir psikoloji kitabının başlıklarını bile okumuştu. Empati kavramıyla o kitaplardan birinde karşılaşmıştı. Ve bu kelime onun hayatını değiştirmişti. Çünkü sert bir KEDİNİST olan Osman Dede , Empati kelimesini görünce dehşete düşmüştü. Çok zorlu bir serüvene başlamıştı o yıllarda. Kendisini odasına kapatarak, iki yıl boyunca Italian for Beginners kitabını tekrar tekrar okumuş, ve artık kafasında birşeyler şekillenmeye başlamıştı. Daha sonradan onun bir sivilce olduğu anlaşılmasına rağmen Osman Dede okumaya devam etmişti.&lt;br /&gt;Ama bir gün, Osman Dede, evde Sünger Bob Kare Pantalonu izlerken, bir anda çok sinirlenmişti. Nedeni de sokakta top oynayan çocukların topunun antene gelip, görüntüyü bozmasıydı. Osman Dede yine çalışma odasına gidip çalışmayı yani kitabını okumaya devam etmeyi düşünmüştü ilk önce. Ancak sonra kararını değiştirip , elini sanki görünmez bir adama tokat atar gibi havada sallayıp kendi kendine ‘SALLA’ demişti... Çünkü artık geç de olsa ezberlediği kitabının kendisine bir faydası olmadığını anlamıştı...&lt;br /&gt;Deja vu... Osman Dede’nin hayatı ikinci defa bir kelime ile değişmişti. ‘SALLAPATİ’... Osman Dede, aradığı formülü bir anda bulmuştu. No Empati, Yes Sallapati. Türkçeye çevirirsek: Patilerinizi Emmeyin, Sallayın Onları...&lt;br /&gt;O günden sonra Osman Dede’nin yaşamı çok değişti.. Artık sokak sokak dolaşır ve karşılaştığı kedilere bu basit ama özlü formulü fısıldardı.&lt;br /&gt;Böylelikle binlerce kedinin hayatını olmasa da ayağını kurtardı Osman Dede.&lt;br /&gt;Yeni geldiği mahallede de bir sürü kedi ve ara sokakların birinde görülen bir lemur vardı..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112601352620911719?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112601352620911719/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112601352620911719' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601352620911719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112601352620911719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/09/dedeme-dedem-deme.html' title='Dedeme Dedem Deme'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112365683603636560</id><published>2005-08-09T23:52:00.000-07:00</published><updated>2005-08-09T23:53:56.043-07:00</updated><title type='text'>Taş, Kedi ve Impersal</title><content type='html'>‘ Eğer bu üçlü hiç birbirini tanımamış olsaydı üzerinde yaşadığımız şu dünya herhalde çok daha farklı bir yer olabilirdi.... ‘&lt;br /&gt; Japon Don-Dale University Yardımcı Doc. Dr.  Cokbok Biliok &lt;br /&gt;1986 , Nisan&lt;br /&gt;Belgrat Ormanı , Gezi Notları.. Sayfa 23-25&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taş Kedi ve Impersal... Üç tane farklı kelimenin birbirlerine bu kadar yakıştıklarını başka bir yerde görmek herhalde mümkün değildir. Üç tane farklı kelime.. Çok Geç Artık. Yol Yakınken Dön. Elma Kırmızıysa Yeme. Çorabın Kırmızı Gökyüzü. Burnun Kaplumbağa Çorbası. Hiç Mümkün Değil. Şimdi Siz Deneyin!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1......................................................&lt;br /&gt;2......................................................&lt;br /&gt;3......................................................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu teste katılan insanların büyük bir yüzdesi (yüzde 72) bu soruya , mavi , çatal , durgun cevabını veriyor. Daha küçük bir çoğunluk (yüzde 27) ise mavi , çatal , sürgün. Sizinki hangisi?&lt;br /&gt;1954 baharında uzun boylu şapkalı bir adam ormanda yürürken , ağaçtan aniden sarkıp kendisine bu soruyu biraz teklifsizce ama kabaca soran sincap benzeri ama daha büyük ve dengesiz tüylü bir hayvana ‘Sincap Yahni Müthiş’ cevabını vermiş. Benzer şekilde aynı yılın sonlarına doğru, yine aynı adam , paltosuyla karşıdan karşıya geçerken  asfalttan fırlayan bir afedersiniz fare leşi kendisine aynı soruyu yöneltince ‘Hep de beni buluyosunuz. pislikler’ demiş. 5 kelime olmasına rağmen oldukça özgün olduğu için bu cevap da tarihte yerini almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer ikili birlikteliklerden bahsedecek olursak ,  en güzeli çoğunuzun benimle aynı fikirde olacağını düşünüyorum ‘Tutkal ve Frekans’ tır. Karagöz ve Hacivat. Zoraki ve Wilma. Baklava ve Oklahama gibi örnekler de onu takip eder. Şimdi siz deneyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1......................................................&lt;br /&gt;2......................................................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruya verilen cevaplar üçlü sorusuna verilen cevaplardan daha tahmin edilebilir oluyor genelde. Amerikadaki deneklerin yüzde 97’si , Japonyadakilerin ise neredeyse tamamı bu sorunun cevabını ‘Uyku ve Patates’ olarak vermiştir. En ilginç cevaplardan bir tanesi 80’lerin başında  Kazlıtepe belediye başkanı Bıyık Adam’ındır. Çok yorgun  olan (hayattan ve bıyıklarıyla alay edilmesinden yorgun)  başkan  , dürümcünün kendisine bıyıklarınız ne güzel , en sevdiğiniz iki kelime nedir diye sorduğunda ‘Ebenin .... ‘ demiştir. &lt;br /&gt;Benzer şekilde aynı adam aynı yıl , chrismas paskalyası döneminde paltosu ve iki beresiyle, arabasıyla yürürken, asfalttan tekrar yüzüne fırlayan  fareye ‘Pislik Yuvası’  ‘Bok Çukuru’ ‘Zombi Belası’ ‘Kurbağa Salatası’ gibi bir sürü şey söylemiştir. İkili ikili bakıldığında gerçekten hepsi birer şahaserdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki , tek olarak , yalıtılmış , yabancılaşmış , tek başına , bir , only , alone  , saf , pür , yani tek olarak bakıldığında en güzel kelime hangisidir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soru şimdiye kadar amerika ve japonya başta olmak üzere , kazlıtepe de dahil dünyanın çeşitli yerlerinde her yaştan boydan renkten sosyal statüden çorap cinsinden belki de 400 milyon insana soruldu. Hepsinin , istisnasız , verdiği cevap şuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çorap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin kendisine en çok yakıştırdığı şey Çoraptı. 400 milyon insan yanılıyor olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çorap kışın ayaklarımızı soğumaktan korur. Yazın da aşırı ısınmasını önler. Böcek ezmemize yardımcı olur. Kokunca değiştirmemize olanak sağlar (aksi takdirde fare leşi gibi kokardık). Bütün bunların yanında artık kullanılamayacak kadar kötü olan çorapları birkaç basit değişikle , çevirme , kaydırma gibi çorbaya çevirip güzelce yiyebiliriz. Bütün bunlar , ve üstelik telafuz edilirken insana verdiği hoş duygu ve koku nedeniyle Çorap tek kelimelerde dünya şampiyonu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkili bayanlarda Tutkal ve Frekans... Bunu da açıklamak çok zor olmasa gerek. Frekans uyumdur. Tutkal ise bağlılık. Bu iki kelime yan yana geldiğinde , bir insanın hayata uyumunu ve bağlanışını anlatabileceği gibi aşkı ve tutkuyu da anlatır. Aşksız bir yaşamın frekansı ayarlanmamış bir radyoya , ya da tutkalı olmayan nalbura benzetir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim , Taş Kedi ve Impersal. Hemen söyleyelim bu üç nadide güzel kelime hiçbir zaman yanyana gelmemiştir. Taş makas kağıt. Çocuk oyunu. Kedi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya impersal.. Böyle bir kelime varsa eğer, ben bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yanyana gelince ne kadar da güzel oluyorlar değil mi? Evet evet.... Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : Taş Kedi Ve İmpersal , Kutsal Üçlemenin Sırrı Çözüldü&lt;br /&gt;İsimli yeni kitabımı imzalamak ve okurlarımla sohbet etmek için gelecek hafta Pazar günü saat 14:00 ‘de Kazlıtepe Ulusal Parkta olucam.&lt;br /&gt;Metel Fırtına , Yatmadan Dişlerini 40 Kere Fırçala ve Şifre Burda Da Vinci Nerde ?&lt;br /&gt;isimli  kitapların ‘çok satan’ yazarı  Ah Metan....&lt;br /&gt;(parka girerken sigaranızı söndürün , ve daha fazla anaerobik solunum yapmayın lütfen)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112365683603636560?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112365683603636560/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112365683603636560' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112365683603636560'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112365683603636560'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/08/ta-kedi-ve-impersal.html' title='Taş, Kedi ve Impersal'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-112011721929016370</id><published>2005-06-30T00:35:00.000-07:00</published><updated>2005-06-30T00:40:19.300-07:00</updated><title type='text'>Koyuncan’ın Dramı (Aşırılıklar Öldürür)</title><content type='html'>Koyuncan o gün abartısız 20 saat uyumuştu. Sabah uyandığında, kendi kendine kızdı.&lt;br /&gt;‘Tamam , uyumak güzel şey. İnsanı güzelleştirir. Ama bu kadar da uyunmaz ki...&lt;br /&gt;Herşeyin fazlası zararlı...’&lt;br /&gt;Gerçekten de bu böyledir. Herşey güzeldir bir yere kadar. Ancak bir yerden sonra zararlıdır. Mesela kitap okumak güzeldir ama çok kitap okursanız gözleriniz bozulur.&lt;br /&gt;Koyuncan, yüzünü yıkarken, sakallarının çok uzamış olduğunu farketti. Sakal iyi ama, fazlası iyi değil. Traş köpüğünden az biraz yüzüne sürdü. Çok sürüp cildine zarar mı verseydi ?!..&lt;br /&gt;Mesela yemek yemek... Karnını doyurmak güzeldir ama çok yersek şişer, yürüyemez hatta balon gibi oluruz.&lt;br /&gt;Kahvaltıda da ‘aşırıya’ kaçmayan Koyuncan, candan arkadaşı Kasapet’le buluşmak için yola çıktı. Yolda, ne kadar dengeli, tutumlu ve istikrarlı bir insan olduğunu düşündü. Hiçbir şeyde aşırıya kaçmaz , herşeyi olması gerektiği kadar diye düşünürken  buluşacakları cafe’nin içinde Kasapet’i gördü. İçeri girdi ve konuşmaya başladı.&lt;br /&gt;‘Seni çok bekletmedim umarım. Bilirsin herşeyin fazlası zararlı.’&lt;br /&gt;‘Yok canım. Ben de daha yeni gelmiştim. Nasılsın bakalım?’&lt;br /&gt;‘İyiyim. Ama çok da iyi değilim. Çünkü bilirsin çok iyi olmak da iyi bir şey değildir.’&lt;br /&gt;‘Tabi tabi bilirim (!).. Portis nasıl?’&lt;br /&gt;‘Artık kedilerle ilgilenmiyorum. Çünkü ‘çok’ ilgilenmişim...’&lt;br /&gt;‘Biliyorum biliyorum....’&lt;br /&gt;‘.......................’&lt;br /&gt;‘ ’çok’ sustun!’ (sırıtarak)&lt;br /&gt;‘Afedersin, dalmışım... Son günlerde çok dalmaya başladım, napcam ben?’&lt;br /&gt;‘Koyuncan!’&lt;br /&gt;‘Efendim Kasapet?’&lt;br /&gt;Mesela hayvan sevgisi... Hayvanları sevmek güzeldir ancak bir sürü hayvanı evin içine doldurmak doğru mudur? Mesela tilki, mesela fare, mesela domuz. Böyle hayvanların ev hayatında ne işleri var? Herşeyin fazlası zararlı...&lt;br /&gt;‘Koyuncan , biraz abartmıyomusun?’&lt;br /&gt;‘Neyi!!!.. Neyi abartıyorum ben? Nasıl yaparım? ‘&lt;br /&gt;‘ ‘Herşeyin fazlası zararlı’ demeyi’&lt;br /&gt;(Koyuncan, rahatlamış bir şekilde, gülümseyerek)&lt;br /&gt;‘Oh Kasapet, ben de bir şey zannetmiştim. Bir an beni çok korkuttun. Korkmak güzel şey doğrusu. Ama çok da korkmamak lazım.. Bilirsin-..’&lt;br /&gt;‘Biliyorum, herşeyin fazlası zararlı demi... Hala anlamadın demi?’&lt;br /&gt;‘Neyse başka şeylerden konuşalım.....bıdı bıdı bıdı bıdı’&lt;br /&gt;‘budu budu budu budu...’&lt;br /&gt;‘bıdı bıdı ‘fazlası zararlı’ bıdı bıdı...’&lt;br /&gt;‘budu budu budu budu..’&lt;br /&gt;‘bıdı bıdı bıdı zararlı bıdı..’&lt;br /&gt;‘budu.... ‘&lt;br /&gt;Mesela spor yapmak... Spor yapmak güzel şey. Ama sürekli spor yaparsak kaslarımız patlayabilir. Mesela internet... Çok internete girersek asosyal oluruz. Mesela konuşmak, çok konuşursak çenemiz düşer. Çok mal talansız, çok söz yalansız olmaz. Nerde çokluk orda bokluk. Azı karar çoğu zarar. Az , hakikatin kapısı çok ise afedersiniz orospunun evladı.O yüzden hiçbir şeyi çok sevmemek, hiçbir şeyi abartmamak zorundayız. Herşeyin fazlası gerçekten zararlıdır.&lt;br /&gt;‘bıdı... Herşeyin fazlası.. Kasapet??!! Neyin var? Noluyo sana?’&lt;br /&gt;‘Ulan mına koduklarım!! Yeter lan ibneler. Bir yandan sen bir yandan sen! Herşeyin fazlası sizin dötünüze girsin ...... Yeter artık!!!&lt;br /&gt;Seninle olan ilişkimizi BURADA KESİYORUM koyuncan....’ (şeytani gülüş)&lt;br /&gt;‘Ama.. Neden?... Yapma Kasapet? Biz iyi arkadaş değil miydik? Nolur yapma?’&lt;br /&gt;‘Ahahahahaha....... ‘ÇOK’ yalvarma Koyuncan. Herşeyin fazlası zararlı değil mi? Ama artık herşey bitti...’&lt;br /&gt;Yaklaşık bir saat sonra Koyuncan bir bacağından yüksek bir yere asılmış ve iç organları özenle çıkarılıyordu. Kasapet, yüzüne şeytanca bir gülümseme yerleşmiş bir durumda , bu etin yarısını da komşulara dağıtırım, herşeyin fazlası zararlı yaptı kendi kendine....&lt;br /&gt;Mesela müzik dinlemek. Güzel birşeydir ancak fazlası sağır yapabilir. Mesela yüzmek , güzeldir ama köpekbalığı saldırabilir.&lt;br /&gt;Sonuç olarak , kasabının et , koyununun can derdinde olduğu böyle bir toplumda herkes kendi bacağından asılmaya devam ettikçe, herşeyin fazlası her zaman zararlı olmaya devam edecektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-112011721929016370?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/112011721929016370/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=112011721929016370' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112011721929016370'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/112011721929016370'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/06/koyuncann-dram-arlklar-ldrr.html' title='Koyuncan’ın Dramı (Aşırılıklar Öldürür)'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-111925221564016135</id><published>2005-06-20T00:22:00.000-07:00</published><updated>2005-06-20T00:23:35.646-07:00</updated><title type='text'>Hurafeler ve Hurma Ağaçları</title><content type='html'>Hurafeler gerçek olmayan, ama inanılan saçmalıklardır. Hurafelere inanan insanlar ya salaktır ya da cahildir. Normal , aklı başında, kafası çalışan, ileri görüşlü ve vizyonlu insanlar hurafelerin yanından bile geçmez. Onlar ancak bilimin insanlara armağan ettiği gerçeklere inanırlar ve buna göre hayatlarını düzene sokarlar. Bu kadarla da kalmayıp bilimi ve teknolojiyi yakından takip ederler. Kısacası onların hurafelerle işleri yoktur. Ancak bilgisiz , kör cahil, hayatında bir kitabı eline almamış insanlar hurafelerle kalkıp hurafelerle yatarlar. Onlar hurafesiz kalamazlar. İki laflarından biri hurafedir. Kafalarının yarısı zaten boştur, yarısı da hurafelerle doludur. Bu yüzden ileriyi göremezler. Diğer tür insanlar ise , bilimin ışığında yanarlar , parlarlar. Onların en büyük zevki gerçekleri tartarak konuşmaktır.&lt;br /&gt;Hurma Ağaçları ise bir tür tilkidir. Kuyruğu uzun olduğu için yüzemez. Kışın akdenizde yazın karadenizde yaşarlar. Maki gibi kısa boylu, filki gibi sarıdır. Son zamanlarda bayağa azaldılar. Kürkleri için döve döve öldürülen bu sevimli ama avanak yaratıklar kısa bir süre sonra tamamen bitebilirler. O yüzden henüz bitmeden, bir tanesiyle tanışmanızı , hatta imkanınız varsa evinize davet etmenizi öneririm. Bu Hurma Ağacı adı verilen tilki türleri oldukça kibar hayvanlardır. Oturmasını, kalkmasını, hatta sofra adabını bilirler. Yaramazların sevmediği yiyecek de yoktur. Ama özellikle Ispanak Tatlısına bayılırlar. Eğer onlara yemekte sadece Domates Reçeli verirseniz bir daha evinize zor gelirler. O yüzden cimrilik yapmamalı ve bu zavallı hayvancıkları iyice beslemeliyiz. Bu arada, unutmadan söyleyim, evinizde kedi köpek hayvanları varsa, Hurma Ağacını evinize davet etmeden onlara danışmanızda fayda var. Çünkü bu hayvanların sağı solu hiç belli olmaz, birbirlerine girebilirler, mazaallah. Neyse ,yemekten sonra , Hurma Ağaçlarının en büyük zevki , bütün hayvanlar gibi sigara içmek ve muhabbet etmektir. Camel’dan başka sigara içmez bu hayvanlar. Ama muhabbetlerine doyum olmaz. Bir tilkinin çevikliğiyle konudan konuya atlayan bu yaratıkları bazen yakalamakta zorlanırsınız. Sonuçta güzel bir akşam geçirirsiniz...&lt;br /&gt;Ancak sakın evinizde yemek yiyen bir hurma ağacına yatıya kalmasını önermeyin. Çünkü söylentiye göre bu hayvanlar geceleri çok saldırgan olabiliyorlarmış. Belki sadece bir hurafedir bu ancak yine de böyle bir riske girmemekte fayda var.&lt;br /&gt;Hurma ağacını yolcu ederken arkasından su dökülmeli, varsa gübre fırlatılmalı, ve şöyle denilmeli... ‘yine bekleriz , bunu saymayız, güle güle hurma kardeş....’&lt;br /&gt;Eğer kurallara uygun bir şekilde ev sahipliği yaparsanız , evinize yine bu salak yaratıkları doldurabilirsiniz. İyice evinize alıştıklarında bir gün hepsini dövüp kürklerini çıkarırsınız. Sonra da kürklerden ayakkabı , kulaklık, atkı yapar , satarsınız ya da kendiniz giyersiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-111925221564016135?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/111925221564016135/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=111925221564016135' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111925221564016135'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111925221564016135'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/06/hurafeler-ve-hurma-aalar.html' title='Hurafeler ve Hurma Ağaçları'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-111891075083925924</id><published>2005-06-16T01:31:00.000-07:00</published><updated>2005-06-16T01:32:30.846-07:00</updated><title type='text'>Yaramaz Yarasa</title><content type='html'>Yaramazın tanımı gibiydi Sezgü. Yaramazlık yapmadan bir dakika bile geçiremezdi. Hırsızlık yapar, büyüklerinin kuyruğunu ısırır, küçüklerinin mamasını yer, hatta herkese küfrederdi. Yaramazlığı yüzünden bütün yarasaların nefretini kazanmıştı. Onu buldukları yerde dövüyorlar, hakaret ediyorlar, yüzüne bok sürüyorlar , adam etmeye çalışıyorlardı. Ama Sezgü , pisliğin tekiydi, vücudundaki yaralar bile ona ders olmuyordu. Çok canı sıkıldığında, yapacak yaramazlık bulamadığında bile, meraklı bakışlar arasında yaralarını yerdi Sezgü.... Ama bir yarası vardı ki, onu hiçbir zaman yemeyeceğini söylüyordu. Bu , onun ilk yarasıydı ve nostaljik bir önemi olduğunu söylerdi hep. Çok pis bir yarasaydı bu Sezgü. Köyün önde giden, afedersiniz , yaşlı yarasaları bir gün bu Sezgü mevzusunu masaya yatırmaya karar verdiler. Masadan, Sezgü için hiç de hayırlı olmayan kararlar çıktı. Tabiri caizse , yaramaz yarasa Sezgü, çok özür dilerim, yarayı yedi.Çok ilginç bir ceza bulmuşlardı Sezgü için... Hapis cezası. İlginç olan, ne kadar hapiste kalacağını kendi belirlemesiydi. Şöyle demişlerdi Sezgü’ye, ne zaman ki hapisten çıkmak istemiyceksin, o zaman hapisten çıkabilirsin. Şöyle de eklemişlerdi, yine hep beraber, ne zaman ki , hapisten sırf dışarda olmak için çıkmayacaksın, o zaman bir daha içeri girmeyeceksin. Sezgünün kafası iyice karıştı. Herhalde bu yaşlı yarasalar kafayı yedi diye düşündü. Ve onu hapse koymalarının üzerinden birkaç dakika geçtikten sonra, ben dışarı çıkmak istemiyorum diye bağırdı, güldü ve dışarıya doğru uçmaya başladı. Daha kaybedeli dakikalar olan özgürlüğü yeniden elde etmek onu mutlu etmeye yetti. Uçarayak birkaç yaramazlık yaptı. Osman Dede’nin şapkasını çaldı. Hatice Nine’nin de afedersiniz burnuna pisledi. Pis yarasa Sezgü, biraz daha uçmaya ve burda adını bile telafuz edemeyeceğim yaramazlıklar yapmaya devam etti. Taa ki, iki tane gardiyanasa onu yakasından tutup tekrar hapishaneye götürene kadar......Ona söyledikleri şu oldu. İçeri gir, anayarasamızı biliyosun, kimse yasalarımızı çiğneyemez. Dışarı çıkacağını biliyorduk. Pis yarasa Sezgü.. Seni takip ettik. Yine tabiri caizse pislik içinde yüzdün. Hapisten , sırf dışarda olmak için çıktın Sezgü. İtiraf et ve kapat o pislik çeneni. Şimdi gir içeri ve bize kulak ver. ‘Cezanı’ çekene kadar içerde kal. Ne kadar suç işlediğini en iyi sen bilirsin. Ama ‘kendini’ kandıramazsın. Yeterince ceza çekmeden dışarı çıkarsan , yine bir şekilde içeri dönersin Sezgü. İçerde kal Sezgü. Dışarısı sana göre değil. Sen çok pis bir yarasasın. Yarasaların yüz karasısın. Her dışarı çıktığında rezil olup yine buraya geliceksin. Bunu en iyi sen biliyorsun. Boşuna ne kendini yor ne de bizi yor. Biraz ağır oldu galiba, ama sen bunu hakettin Sezgü... Sezgü!!!... Sezgü yorgunluktan uykuya dalmıştı. Ertesi sabah uyandığında , bütün gücüyle, ben cezamı çektim, artık temiz bir yarasayım ve usluyum diye bağırdı. Önce kuyruğunu, sonra kulaklarını, sonra tüm vücudunu dışarı çıkardı ve uçtu Sezgü. Artık temizim diye bağırdı yeniden. Tam bu sırada Sezgü’nün arkasından bir parça pislik düştü. Pis Sezgü... Bir hamle yapacak oldu ancak artık çok geçti. O pislik, bir gardiyarasanın tam gözünün içine girdi. Ve Sezgü kendisini yeniden hapishanede buldu. Gardilerden biri gözünü yıkarken , diğeri yine Sezgüye vaaz vermeye devam etti. Biliyorum, biz ne kadar konuşsak da sen hep bildiğini yapacaksın. Yani bilmediğini. Yani hep dışarıya çıkacaksın. Gidecek yerin olmadığı için de hep buraya geri döneceksin. Bu arada da kendin ve bir sürü kişinin canını yakacaksın. Pislik Sezgü!..Sezgü , kapıyı gardinin bok suratına kapattı.İçerdeydi Sezgü. Birden ağlamaya başladı.. Hayatında ilk defa ağlıyordu bu pislik yaratık. İlk defa bir çıkmazın içinde olduğunu farketmişti. Gardilerin söyledikleri doğruysa, Sezgü gerçekten yarayı yemişti. Hayatının sonuna kadar bu cehennemden çıkamayacaktı... Bir süre Sezgü , umutsuzluk içinde ağladı ve sinirden kalan yaralarını da yedi...NEDEN SONRA  , gözyaşlarını elinin tersiyle sildi, hıçkırmaktan zorla nefes alır bir durumdaydı.. Bu kadar kolay olmamalı diye düşündü. Hem bu yaşlı yarasaların bir bildiği olmalıydı. Eğer bu hapishaneden kurtuluşum yoksa, neden bana diğer bütün yaramazlara olduğu gibi müebbet hapis vermediler de böyle ‘şartlı’ tahliye verdiler!? Onların kesin bir bildikleri olmalı. Bir bildikleri olmalı... Bu hapishaneyi kuran, bu devleti yöneten, diğer yarasaları , balıkları ve insan canlılarını kuran, yöneten ve döndüren yaşlı yarasaların bir bildikleri olmalı. Bu hapishane benim hayatım olmamalı.... Ayağa kalktı Sezgü ve kendini biraz topladı. Elini yüzünü yıkadı. Oturdu yaralarını yemeye başladı. Sonra durdu. Bir bildikleri olmalı....Osman Dede’nin şapkasını aşırmasını hatırlayıp kendi kendine güldü. Aslında çok sempatik bir yarasaydı Sezgü. Biraz da pislik. Osman Dede o anda şapkasını yolun kenarına bırakmış, bir kedinin patisiyle saçlarını tarıyordu. Komik adamdı doğrusu Osman Dede. Sezgü’nün keyfi iyice yerine gelmişti. Bir an bu durumun farkına varınca, içerisinin öyle kötü bir yer olmadığını düşündü. Pislik bir yaramaz olduğu için başından bir sürü olay geçmişti Sezgü’nün. Onları zihninden geçirmeye devam etti. Osman Dede gibi adamlar, Hatice Nine’nin burnu, yavru yarasaların sütlerini içişi, ağaçları kökünden söküp erozyona yol açma, geceleri uyuyan insanların ayak parmaklarını ısırma.... Bunları düşünmek onu iyice neşelendirdi. Yanımda bir kalem kağıt olsa bunları ne güzel yazarım, diye düşündü. Böylelikle herkes nasıl yaramaz bir yarasa olduğumu görür. Pis Sezgü , çok da gösteriş meraklısıydı. Hapiste oluşunu, cezalı oluşunu, herşeyi unutup , kalem almak için evine doğru uçmaya başladı. Evine vardığında gece olmuştu. Geceyi burda geçiriyim, sabah olunca yola devam ederim diye düşündü otomatik bir şekilde... uykuya daldı...Sabah olduğunda, dün akşam yaşadıklarını daha net bir şekilde hatırlıyordu. Hala evinde olduğuna göre, gardiler onun artık ‘ceza’sının bittiğini düşünüyor olmalıydılar. Gardiler ve ulu yaşlı yarasalar. Evet , Sezgü artık tamamen ‘özgür’dü.. Pislik Sezgü , oturdu... Tekrar hapishaneye dönmedi tabiki!... Oturdu ve yaşadıklarını yazdı. Kendisini bile neşelendiren bu anılar herkes tarafından çok beğenildi. Kitabın yayımcısı , Sezgü isminin çok sanatsal olmadığını onun yerine Serap Ezgü adının kullanılmasının daha iyi olacağını söyledi.Ve Serap Ezgü fenomeni böyle yaratıldı.&lt;br /&gt;Bu okuduğunuz öykü Serap Ezgü’nün  gerçek hayat öyküsüdür.&lt;br /&gt;Serap Ezgü , Hayat Onda...Honda = Hayat Onda , Sezgü  = Serap Ezgü&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-111891075083925924?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/111891075083925924/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=111891075083925924' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111891075083925924'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111891075083925924'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/06/yaramaz-yarasa.html' title='Yaramaz Yarasa'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-111640519516884527</id><published>2005-05-18T01:31:00.000-07:00</published><updated>2005-05-18T01:33:15.170-07:00</updated><title type='text'>Spor takım işidir</title><content type='html'>Tek erkekler tenis turnuvası başlıyor!&lt;br /&gt;Damsız girilmez.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-111640519516884527?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/111640519516884527/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=111640519516884527' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111640519516884527'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111640519516884527'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/05/spor-takm-iidir.html' title='Spor takım işidir'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-111458822850842563</id><published>2005-04-27T00:47:00.000-07:00</published><updated>2005-04-27T00:50:28.506-07:00</updated><title type='text'>Mizah ciddi bir iştir!</title><content type='html'>Part time çalışacak palyaçolar aranıyor.&lt;br /&gt;Lütfen sadece ciddi olanlar arasın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-111458822850842563?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/111458822850842563/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=111458822850842563' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111458822850842563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111458822850842563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/04/mizah-ciddi-bir-itir.html' title='Mizah ciddi bir iştir!'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12190904.post-111355530965151885</id><published>2005-04-15T01:49:00.000-07:00</published><updated>2005-04-18T01:48:19.803-07:00</updated><title type='text'>Hataylı Samara</title><content type='html'>'Beni bir hoca gibi bıraktın...&lt;br /&gt;Gelecek sene bir daha alıcam seni...&lt;br /&gt;Ama biliyorum geçemiycem yine...&lt;br /&gt;Çünkü bir Alpeden kadar acımasızsın...’&lt;br /&gt;Hataylı Samara , Şubat 1976&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samara henüz ilkokuldayken, öğretmeni ona şöyle bir soru sormuştu.&lt;br /&gt;‘Samara! Sen de bize yeşil köpeklerle sarı köpeklerin arasındaki en büyük farkı söyleyebilir misin?’&lt;br /&gt;Dehanın yanıtı düşündürücüydü!&lt;br /&gt;‘Yeşil köpeklerin gözleri daha büyük, burunları daha ıslak... Tıpkı şu pamuk şeker satan amcanınki gibi...’&lt;br /&gt;Camdan pamuk şeker satan amcayı gösterdi. Burnu gerçekten de ıslaktı. Öğretmeni bu ve buna benzer onlarca yüzlerce muhteşem yanıt karşısında Samara’nın ‘benzetme‘ kabiliyetini farketmekte zorlanmadı. Onu, sadece seçilmiş insanların okuyabildiği , Gültepe’deki Modern Benzetim Lisesi’ne kaydolması için yüreklendirdi.&lt;br /&gt;‘Beni o liseye kaydetmeniz , turkcellden telsimi aramaya benzer... Yolum uzak olduğu için çok kontörüm gider.’&lt;br /&gt;Ancak bu cümleyi ‘bir şekilde’ duyan Gültepe Modern Benzetim Lisesi Müdüresi Yıldız Akyılmaz, Samara’yı hem okula ücretsiz davet etti, hem de aylık akbil kartı alacağını söyleyedi!&lt;br /&gt;‘Bu benim için öyle güzel bir mutluluk ki, artık kaçan çorabım da tavşanım da beni ilgilendirmiyor, tıpkı daha önceden karıncaların yuvalarında ne yaptıklarını beni ilgilendirmemesi gibi...’&lt;br /&gt;Yıldız Hanım, bu özel yetenekle ‘özel’ olarak ilgilendi.&lt;br /&gt;‘Bu yatak çok boktan tıpkı bir kara kaplumbağası gibi, hem çok büyük, hem soğuk, hem çirkin, hem de çok yavaş yürüyo...’&lt;br /&gt;‘Çok haklısın Samara!.. Sen benim yatağımda yat. Ben kanepede yatarım...’&lt;br /&gt;‘Bu yaptığınız iyilik tıpkı...’ Cümlesini tamamlayamadan uykuya daldı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eminim Samara, uykusunda da bu ve buna benzer eşsiz benzetmelerine devam ediyordu. Dikkatini çekmeyi başarabildiği tek kişi Yıldız Hanım değildi tabiki. Okulun içinden ve dışından çok fazla hayranı olmuştu küçük Samara’nın. Her hareketi dikkatle izleniyor, ve her kelimesi bazen günlerce tartışılıyordu. Ancak o bunlarla çok fazla ilgilenmiyor ve şöyle diyordu: ‘Ben bir disket sürücü gibiyim, okurum da yazarım da , ama kapasitem öyle büyük değil..’ Çok mütavazi olması belki de onu daha da gizemli daha da çekici bir hale getirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern Benzetim Lisesi’ni üstün bir başarıyla bitirdikten sonra bir süre ne yapacağına karar veremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden sonra ölmeye karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Ölümüm sıkıcı bir türk filmi gibi olacak. Hepinizin uykusunu getiricem. Hiç bişey anlatmıycam. Ve aniden bir haber bülteniyle kesilicem.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda Zincirlikuyu Mezarlığında bulunan Hataylı Samara’nın naaşını ziyaret edebilir hatta dayanabilirseniz onunla konuşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölü birisiyle nasıl konuşabiliriz diye sorabilirsiniz , ancak bunu sormanız tıpkı omlete yumurta koymayı unutmanıza benzer yani komik duruma düşersiniz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12190904-111355530965151885?l=duzey.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://duzey.blogspot.com/feeds/111355530965151885/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12190904&amp;postID=111355530965151885' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111355530965151885'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12190904/posts/default/111355530965151885'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://duzey.blogspot.com/2005/04/hatayl-samara.html' title='Hataylı Samara'/><author><name>Poincare</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16778271655954401831</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
